Toplu Sözleşmeye Giderken; Sendikacılığın Doğuşu ve Türkiye’de Kamu Sendikacılığı (1)

Anayasamızın 6. Maddesi şu ilkeyi getirmektedir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organların eliyle kullanır. Egemenliği, bir ülkeyi yöneten mutlak ve en üstün güç olarak da tanımlayabiliriz. Her ülkede mutlak ve üstün güç anayasanın ve diğer yasaların ortaya koyduğu ilkelere göre yetkili organlar tarafından kullanılır.

Çağımızın egemenlik kavramının kökeni İngilizlerin Comon Law  adı verdikleri yazısız hukuk düzenine kadar uzanır. Yazısız hukuk düzeninde belirginleşen egemenlik kavramına göre hükümetin, adaletin ve giderek hukukun özü, egemenliği kişiliğinde simgeleyen kraldır. Yazısız hukuku inceleyen ünlü tarihçi Blackstone Commontaries adlı yapıtında, “Kral eğer hukukun, adaletin ve hükümetin yaratıcısı ise kral yanlış yapmaz ve soru sorulmaz.” demektedir. (Kurt L. Hanslowe, The Emergining Law of Public Relations, Cornell University, New York, 1967, s.16)

Yazısız hukuk düzeninin egemen olduğu günlerden bugüne köprülerin altından çok sular akıp geçmiş fakat bir temel ilke günümüze kadar taşınmıştır. Egemenlik hakkını kullananlar yetkilerinin tartışılmasından sürekli rahatsız olmuşlar, yaptıklarının her zaman doğru olduğunu savunmuşlardır. Devletin görevleri ve egemenlik hakkının kullanım sınırları genişledikçe, egemenlik hakkını kullananların sayısı arttıkça, bu hakkı kullananların çalışma koşulları sürekli sorunlar ortaya çıkarmaya başlamış ve yöneticilerin bu koşulların sorgulanmasının egemenlik kavramına aykırı düştüğü iddiasını öne sürmüşlerdir. Başka bir deyişle egemenlik hakkını kullanarak devleti yönetenler, bu hakkın kullanımını delege (temsil) ettikleri kişilerin çalışma koşullarının her zaman adil ve hukuka uygun olduğunu savunmuşlar, buna karşıt iddialarını hukuk dışına düştüğü ve egemenlik kavramını yadsıdığı görüşünü sürekli yinelemişlerdir. Bu tutum bir inanca dayanıyordu: Kral yanlış yapmazdı.       

Oysa krallar ve onların çağdaş karşıtı olan başbakanlar, hükümet üyeleri ve cumhurbaşkanları dünyanın birçok yöresinde ve tarihin her döneminde akıl almaz yanlışlar yapmışlardır. Artık herkesin bilmesi gerekir: Krallar da, cumhurbaşkanları da, başbakanlar da yanlış yapar ve bu yüzden yanlış yaptıkları zaman mutlaka sorgulanmalıdırlar. Bu egemenlik kavramının doğal bir sonucudur. Egemenlik hakkını halk adına kullananlar, yapacakları yanlışlardan ötürü halka karşı sorumlu olmak zorundadır. Dünyanın her yöresinde egemenlik hakkını kullananlar özellikle geçimini emeği karşılığı sağlayanların haklarını tanımak ve geliştirmekte son derece kıskanç davranmışlardır. İşçiler uzun ve zorlu savaşımlar sonunda çalışma yaşamlarına ilişkin önemli haklar kazanabilmişlerdir. Devletin egemenlik hakkının kullanımının delege edildiği kamu görevlileri ise işçilere göre daha şansız bir sonla karşılaşmışlar ve bir çok ülkede çalışma koşullarını birlikte belirleme ve özgür sendikalar kurma hakkına ya hiç sahip olamamışlar ya da yeterli haklar elde edememişler.

Süregelen zaman içerisinde Türkiye hala kamu görevlilerine grevli ve toplu sözleşmeli sendikal hakkı tanımayan demokratik bir ülkedir. Anayasamızın 2. Maddesi Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu ilkesini, hiçbir tartışmaya yer vermeyecek biçimde kabul etmiştir. Sosyal bir hukuk devletinin varlığının ilk göstergelerinden birisi de ister işçi ister memur olsun, çalışanlarına çalışma koşullarını belirleme, örgütlenme ve protesto edilme haklarının tanınmış olmasıdır. İşçilerin belirli ölçülerde bu haklara sahip olduğu ülkemizde memurlara baskıların (iç, dış) etkisiyle de olsa daha yeni grevsiz sendika kurma hakkı verilmiş, toplu pazarlıklı toplu iş sözleşmesi verilmesi gerekirken yerine toplu sözleşme hakkı verilmiştir.

Halbuki 1923 yılında cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ülkenin yönetim şeklinden tutunda demokratik, sosyal ve çağdaş hukukun tüm gerekliliklerini yerine getirmek üzere yasalar düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla atılan cesaretli ve özgürlükçü adımlar devamlılığını getirmeyerek zamanla daha yasakçı bir anlayışın etkisi altına girmiştir. Yüz yıllık bir geçmişe rağmen hala kurucu anayasaya dönüş istekleri zaman içinde yasakların getirdiği, üstesinden gelinilmediği katı kuralların kült olmasından dolayıdır. Katı kurallar biçimsel anlayışı da beraberinde getirerek kanunları hazırlayanları da etkilemiştir. Kanunların kısıtlığı ve bürokratik engeller haliyle toplu sözleşmeye de sirayet etmiştir. Geldiğimiz son aşamada Türkiye imzaladığı uluslararası sözleşmelerin gereği olarak, özellikle çalışma koşullarının düzenlenmesi adına, iç hukukumuzda gerekli değişiklikleri yapma yükümlülükleri altına girmiştir. Bu uluslararası hükümlülüklerden dolayı Türkiye, çalışanları ile ilgili yasalarını yenilemek ve de iyileştirmek zorundadır. Geçmişte uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmediği, gerekli yasa değişikliklerini yapmadığı için sorgulanan Türkiye, memurlarına biran önce grevli ve toplu iş sözleşmeli sendikalaşma hakkı vermesi gerekiyor.

Demokrasi ve demokratik haklar ya vardır ya yoktur. Azıcık demokrasi diye bir biçimi yoktur. Türkiye asla uğraşmaması gereken konularda çok zaman kaybetmektedir. Türkiye hızla çağdaşlaşmak, demokrasiyi tüm kurum ve kuralları ile yaşama geçirmek zorundadır.

Azıcık demokratik hak olarak tanımlanan grevsiz toplu sözleşme konusuna değinelim. Bu yıl Ağustos ayında 2022 ve 2023 mali yılları için 6. Toplu Sözleşme yapılacaktır. Toplu sözleşmeye ilişkin memurun beklentileri hangi yönde olacaktır?  Memur gerçekte ne istiyor, memura ne veriliyor? Bugüne kadar yapılan toplu sözleşmelerden memurlar neden memnun değiller? Memurun talebini karşılamakta yetersiz kalan sendikalar mıdır yoksa kamu işveren temsilcisi midir? Toplamında 11 hizmet kolu için kamu işvereni kamu çalışanlarının sorunlarına ne kadar hâkim, mevcut toplu sözleşme sistemi ne kadar başarılıdır? Kanunla kurulan sendikalara kanunlar toplu sözleşmede ne kadar yetki veriyor? Toplu sözleşmedeki en büyük eksiklik nedir? Toplu pazarlık ile toplu sözleşme arasındaki fark nedir, neden önemlidir? Üyeler ve çalışanlar tarafından sendikalara yöneltilen eleştirilerde doğruluk payı nedir, eleştirmekten ne kadar haklılar? Gibi önemli sorular cevaplarını haftada bir yayınlayacağım toplamında ise yedi yazı dizisinden oluşacak yazılardan sonra bulmuş olacaktır.

Yayımlayacağım yazı dizisinde yararlandığım kaynaklar Türkiye’nin de içinde bulunduğu 187 ülkenin tanıdığı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), uzmanlar ve sivil toplum kuruluşlarından kısa alıntılar da olacaktır. Uzun ve yorucu geçen zamanımın ardından bu yazıları sizlerle buluşturmanın hoşnutluğu içerisinde olduğumu belirtmek istiyorum.

Yazı dizisindeki temel amaç; toplu sözleşme öncesinde tam bilgiyle ne istediğimizi bilmek, nasıl davranacağımız hakkında fikirler edinmektir. İçerik canınızı sıkmayacak, kısa ve öz bilgilerle karşılaşacaksınız. Birçok konuda daha önce hiç rastlamadığınız bilgiler edineceksiniz.  Konular ilerledikçe sendikalara ve toplu sözleşmeye yönelik bakış açınız değişecektir. Birçok konuda kızgınlığınız artarken, kızgın olduğunuz konularda ise belki haksızlık yaptığınızı düşüneceksiniz. Sabırla sizde yer edinmesi için tüm konuları sırasıyla mutlaka okumanızı istiyorum. Farklı bir yazı dizisi olacağını bilmenizi isterim. Türkiye kamu sendikacılığında bir ilke rastlamış olacaksınız, aynı zamanda ilk defa peş peşe farklı başlıklar olsa da sonucunda birer hafta arayla bir konu için en fazla yazı yazılmış ve yayınlanmış olacaktır. Verdiğim emeğe değdiğini düşünüyorum. Bu önemli yazı dizisine sizler de yorum kısmında görüşlerinizi yazarak konulara ayrıca renk katabilirsiniz. Sizlere şimdiden bir sürprizim olsun konu başlıklarını sonraya bırakmayarak önceden açıklamak istiyorum. İşte o başlıklar;

Toplu Sözleşmeye Giderken; Sendikacılığın Doğuşu ve Türkiye’de Kamu Sendikacılığı (1), (2),

Toplu Sözleşmede Sendikaların Taraf Sorunu; Aşılmayan Yasal ve Bürokratik Engeller,

Toplu Sözleşmede İş Kolu ve İşveren Temsilcisi Sorunu,

Dünyada Küreselleşmenin Getirdiği Sonuçlar ve Memur Sendikacılığı Üzerindeki Etkisi,

Sendikaların Siyaset İlişkisi ve Memur Sendikacılığındaki Etkileri (1), (2),

yazı başlıkları olacaktır.

Buyurun başlayalım…

Toplu Sözleşmeye Giderken; Sendikacılığın Doğuşu ve Türkiye’de Kamu Sendikacılığı (1)

Toplu sözleşme konusuna girmeden önce sendikaların doğuşu ve önemine değinmek istiyorum. Kolektif (Birçok kimseyi ya da nesneyi içine alan, birçok kişi ya da nesnenin bir araya gelmesi sonucu olan) olarak kendi kendine yardım eden araçlarının en önemlisi sendikalardır. Sanayi Devrimi sonrası yaşanan sosyal sorunlardaki artışla birlikte bozulan sosyal barış ve adaleti sağlamak üzere devletlerin gösterdiği çabaların yetmemesi, hükümetlerin çalışanlara yönelik politika üretmedeki yetersizliği ve isteksizliği,  toplumsal kesimlerin kendi sorunlarını çözmek üzere harekete geçmelerine neden olmuştur. Özellikle sendikalar,  oluşan kapitalist sistemin ortaya çıkardığı olumsuz tepki olarak doğan düşünce akımlarının hız kazanması ve katılımcı demokrasiye geçiş, kolektif olarak kendi kendine yardım eden önemli bir araç haline gelmiştir.    

Çok önemli bir sivil toplu kuruluşu olan sendikalar, aynı zamanda bir mesleki dayanışma örgütüdür. Çalışma hayatının demokratikleşmesinde ve sosyal politika alanına ilişkin ilk koruyucu düzenlemelerin yapılmasında, sendikaların etkisi kıyasla diğer sivil toplum hareketlerinden (kooperatifler, vakıflar ve dernekler) daha fazla olmuştur. Sanayi Devriminde yaşanılan sömürü ve istismarlara karşı ilk tepkilerini gösteren toplum kesimi işçiler olmuştur. Dünyada sendikaların doğuşu buharlı makinelerin kitlesel üretimde kullanılmasıyla başlamış olsa da işçi örgütlenmeleri çok önceden olmuştur. Sendikal örgütlenme, 1824 yılında İngiltere’de, 1884 yılında da Fransa’da yasal hale getirildi.  Dünyada sendikaların doğuşu yasal statüye kavuşurken, Cumhuriyet öncesi dönemde Osmanlı Devletinde, ekonomik gelişmelerin yetersizliği ve bu temel üzerinde yasal düzenlemelerin gelişmemesi nedeniyle, işçi tarihinin uzun bir geçmişi bulunmamaktadır. Cumhuriyet öncesi dönemde kuruluna ilk işçi örgütü bilindiği üzere Ameleperver Cemiyeti’dir (1871). Söz konusu örgüt, bir sendikadan ziyade ancak bir yardım sandığı niteliği göstermiştir. Sendika niteliğine sahip ilk kuruluşun Osmanlı Amele Cemiyeti (1895) olduğu bilinmektedir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi ile işçileri temsil edecek bir merkezi örgüt kurulması çalışmaları başlatıldı ve Türkiye Amele Birliği kuruldu.1924 Anayasası herkese dernek kurma hakkı tanıdı. Ancak sendikalar tarafından düzenlenen grevlerin yasaklanması, sendikacılık hareketinin gelişmesini engelledi. Takrir-i Sükûn (1925) Kanunu ile sendikalar kapatılarak yenilerinin kurulması izne bağlandı.1938 yılında çıkarılan İkinci Cemiyetler Kanunu’nda sınıf esasına dayanan örgüt kurmanın yasaklanması, sendikal hareket bir kez daha engellendi. 1946 yılında Kanunda yapılan bir değişiklikle sınıf esasına dayalı dernek kurma yasağı kaldırıldı. Böylece sendika kurma yasağı kaldırılmış oldu. 1947 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Sendikalar Kanunu ile iş kolu esasına göre sendikaların kurulması düzenlendi. Bu kanunla, siyaset yasağı, devletin mali ve siyasi denetimi, sendikaların uluslararası işçi örgütleriyle yapacakları görüşmeler için Bakanlar Kurulu’ndan izin almaları gibi hususlar da bu Kanunda yer aldı. Ancak toplu sözleşme hakkı tanınmadı. Böylelikle, Cumhuriyet öncesi ve sonrası ilk defa sadece sendikalara yönelik Kanun çıkarılarak yetersiz de olsa işçilere bu haklar verilmiş oldu. Zaman içerisinde kurulan işçi sendikalarının elde ettikleri başarılardan kamu kesimi de etkilendi. Çalışanların kavuştukları sendikal hak ve özgürlüklerin dayanağı, demokratik toplumlarda bir sosyal politika aracı olarak anlam taşıması ancak bu hakların ülkelerinin anayasaları ile güvence altına alınması gerekiyor. Sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, sendika yöneticilerine güvence verilmesi, çalışanların kurulmuş sendikalara üye olması/olmaması üyelikten çekilme hakkının tanınmasıyla mümkündür.  Başlangıçta işçilere verilen ancak ilerleyen dönemlerde kamu görevlilerinin de zaman içerisinde verdikleri mücadele ile birlikte,  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO ve ülkemizdeki yargı kararlarının etkisiyle de olsa kamu çalışanlarına da örgütlenme hakkı tanınmış oldu.

Türkiye’de kamu sendikacılığı ilk defa anayasal güvenceye ne zaman kavuştu? Kamu sendikaları neden kısa sürede kapatılmak zorunda bırakıldı, tekrar anayasal güvenceye ne kadar süre sonra ulaştı? İşleyişindeki sorunlar nelerdir, toplu sözleşme hakkı ne zaman tanındı?

Toplu Sözleşmeye Giderken; Sendikacılığın Doğuşu ve Türkiye’de Kamu Sendikacılığı (2) başlığı altında bu sorular cevabını bulacaktır.

Görüşmek ümidiyle…

One thought on “Toplu Sözleşmeye Giderken; Sendikacılığın Doğuşu ve Türkiye’de Kamu Sendikacılığı (1)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Menu
Social profiles

Yazı Arşivi

Kategori yazıları